Friday, May 24, 2013

'En büyük mahalle baskısı askerlik üzerine'

HASAN CÖMERT
NTVMSNBC / 21 Mayıs 2013

'Peki gözümüzün önünden bir perde kalkar, erkekliğin, şiddetin, milliyetçiliğin büyütüldüğü kışlalardan dışarı sızan militarizm de netleşir mi? Kadınların, bir savaştaymışçasına erkekleri tarafından günde üçer beşer öldürülüşlerinin, ‘zorunlu erkekliğin’, ‘zorunlu askerlikle’ hiç mi ilgisi yok? Evlerin küçük ‘vatanlara’, okulların küçük kışlalara döndürülüşlerinin, bir dizi kılıkla aramızda gezen çıplak şiddetin, çok başka nedenden görünen katmerli travmaların hiç mi ilgisi yok? Askerlik, sadece askerlikle ilgili bir mesele mi?''

Savaşa karşı olmanın garipsendiği, karşı olanın hainlik mertebesine yükseltildiği bir ülkede en zor şeylerden birini yapıyor vicdani retçiler. Hayatlarını ortaya koyuyorlar bu en temel insani hak için. Gerçekten bir cesaret öyküsü ama dertleri cesur olmak değil elbette. Sadece inandıkları şey için mücadeleye ediyor ve dahası inandıklarıyla hayatları arasındaki farkı açmadan bu mücadeleye devam ediyorlar.

Bu ülkede ''iyi ki gazetecilik yapıyor'' dediğimiz az sayıdaki isimden Pınar Öğünç, askeri mahkemelerde yargılanan, işkence gören, açlık grevi yapan, büyük bedeller ödeyen 14 vicdani retçi ile görüşerek ‘Asker Doğmayanlar'ı kitaplaştırdı. Öğünç, her biri farklı hikayeye sahip vicdani retçilerle görüşerek hem bu mücadelenin tarihini belgeliyor hem de zorunlu askerlik ile barış süreci arasında sorulacak en doğru soruları sormayı da ihmal etmiyor.
Haberin devamı ↓reklam

Pınar Öğünç ile kitabını ve tabii ki, ''Öldürmeyeceğim'' diyerek hayatlarından vazgeçen bu çok önemli insanları ve Vicdani Ret Hareketi'ni konuştuk:

Birçok kesimin ‘asker kaçağı’ ya da ‘kolaya kaçma’ olarak gördüğü meselenin ardında aslında hayatlarından vazgeçen bu cesur insanlar var. Vicdani reddin nasıl algılandığı, meselenin neresinde duruyor?

Tam ortasında duruyor. Algı, vicdani reddin sadece zorunlu askerlikle ilgili olduğu üzerinden şekillenince, arzunun da sadece bundan kaçmak olduğu düşünülüyor çoğunluk tarafından. Siz sorarken vicdani retçiler için cesur sıfatını kullanıyorsunuz ama bu çerçeveden bakınca, bilakis ‘korkaklıkları’ yüzünden bu kararı aldıklarına inanılıyor. Ama işte bu kitapta uzun uzun anlatıyorlar, bu kararı almanın hayatlarında neler değiştirdiğini, neleri göze alarak bu talepte ısrarcı olduklarını... Dinleyen karar versin.


NEDENİ AHLAKİ!
Vicdani reddini açıklayan ilk kişi Tayfun Gönül, paralı askerlik yapmak gibi 'imkanlarına rağmen' neden vicdani retçi olduğunu şöyle açıklıyor: ''Sonuçta benim askerliğe karşı çıkma nedenim askerliğin zor ve uzun olmasından değil, çünkü ben bir doktorum, herkes bilir ki doktorlar zaten sıradan erler gibi bir askerlik yapmazlar, hayli rahat geçer. Tam tersine askerlik yapmayı reddetmek, bir doktor için yaşamını daha zor koşullarda sürdürmektir. Benim karşı çıkışımın nedeni ahlaki. Bu açıdan paralı ya da parasız, uzun ya da kısa dönem benim için fark etmez. Orduya katılmak militarist aygıtın bir parçası olmak demektir. Bunun ahlaki sorumluluğunu üstlenmek istemiyorum.''


Türkiye hangi yöne giderse gitsin, ne kadar demokratikleştiği söylense de, hayatları hiç değişmeyen insanlar diyebilir miyiz vicdani retçiler için? Sanki bütün sorunlar çözülse bile askerliğin kutsallığından vazgeçilmeyecekmiş gibi...

Bu demokratikleşirken hesaba ne kadar militarizm sorgusu katıldığına bağlı. Ancak bu sorgu da eklendiğinde sağlıklı demokrasiden, gerçek bir sivilleşmeden söz edebiliriz. Yıllar içinde bilinirlikleri, görünürlükleri artsa da hareketin kitleselleşememesi toplum olarak bu sorguyu eksik yaptığımıza da işaret ediyor aynı zamanda. Savaşçılığın, kahramanlığın, askerliğin kutsallığı üzerine o kadar çok yatırım yapılmış ki... Tuhaf biçimde bir sürekliliği var bunun siyasi ve toplumsal hayatımızda. Eğitimden popüler kültüre, bunu besleyen damarlar, zaman içinde bazı değişimlere uğrasa da aynı duruyor aslında.

Bakıyordum, o marşları söyleyen
askerlerin ayağında potinleri vardı, üzerlerinde kamuflajları, tek tip
kıyafetleri vardı. Özendim herhalde.
Anneme sorduğumu hatırlıyorum:
“Benim potinin, silahım, kamuflajım
nerede? Ben asker doğmadım mı?”
Annem biraz duraksadı, sonra güldü,
“Sen asker doğmadın. Doğarken
hiçbir şeyin yoktu. Herkes gibi doğdun, çıplak” demişti.
Halil Sevda


Bu ülkenin en sağlam kalelerinden biri askerlik elbette ve vicdani ret anlayamacağımız kadar cesur geliyor bize.

Çoğunluğun karşısına, tek başına bir birey olarak dikilmek gerçek bir kararlılık gerektiriyor. Bir odada herkes farklı düşünüyorken sesini çıkarmak için üç defa düşünür insan. Bir de askerlik gibi neredeyse hiç tartışılmayan toplumsal bir kurum üzerine laf etmeyi düşünün...

Bizim gibi askerde anlamsız bir şekilde evlatlarını yitiren herkesin nasıl bir acı duyduğunu biliyorum. O ailelerin
yıkımının daha ileri gitmemesi için imkânlarım ölçüsünde maddi manevi
destek olup bu ailelere özel zaman ayırıyorum. Yan yana getirebileyim,
bir arada olalım istiyorum.
İnanır mısınız çok aile de korkuyor. Kendilerine, diğer aile bireylerine zarar gelecek diye korkuyorlar. Telefon
açtığımız zaman telefona çıkma
cesaretini bulamayanlar var.
Hayri Kamalak


Nerdeyse görüştüğünüz bütün vicdani retçiler, bunun sadece askerlik yapıp-yapmamakla ilgili olmadığını sık sık dile getiriyor. Kitapta da bu hissiyat ağırlıklı bir şekilde var. Vicdani retin hâlâ anlaşılamayan bir mesele olduğunu söyleyebilir miyiz?

Maalesef öyle, bir kere sadece zorunlu askerlikle ilgili olduğunun düşünülmesi felsefi tartışma olanağını çok daraltıyor. Bu kitap için yola çıkmamızın niyeti bir lokma daha iyi anlaşılabilmesini sağlamaktır zaten.

Vicdani ret kimsenin işine gelmez,
çünkü güç edinmek ve onu bir topluluk üzerinde kullanmak isteyen bütün
yapıların temelini sarsar. “İtaatsiz ol” diyorsun. En demokratik dediğimiz
parti için düşünelim bunu. Vicdani reddi savunan bir milletvekili grup kararına
uymaz. Bir kültür merkezinde çalışan ve vicdani reddi savunan biri, oradaki
bütün kararları sorgular.
Mehmet Tarhan


Tayfun Gönül’ün hikayesi birçok açıdan önem taşıyor, mesela çok iyi okulllarda okumasına, imkanları olmasına rağmen vicdani retçi olmayı seçiyor. Bu bile tek başına çok şey söylüyor olmalı değil mi?
Kitap için çalışmaya başladıktan çok kısa bir süre sonra rahatsızlandığından ve sonra da hayatını kaybettiğinden Tayfun Gönül’le bu kitap için söyleşme fırsatı bulamadık ne yazık ki. Fakat 1989’da Sokak dergisinde yayınlanan ret beyanı, manifestosu, bir de yine Sokak’ta kendisiyle yapılmış bir söyleşiye yer verdik. Bu gerçekten imkân meselesi değil. Tayfun Gönül, üst orta sınıf bir aileden gelen, doktor çıkmış biri olarak evet başka bir hayat sürebilirdi. Ama başka bir dünya ihtimali, kafasını çok daha önceden kurcalamaya başlamıştı. Beyaz doktor önlüğünün iktidarını sorgulayan biri... Türkiye’nin anarşizm tarihi içinde önemli bir isimdir Tayfun Gönül.

Sosyalist ülkede de yaşasaydım, aynı kampanyayı yürütürdüm. Benim için
ordunun kızılı da, sarısı da, beyazı da,
hepsi bir.
Tayfun Gönül


Peki, askere giden çoğu erkeğin küfür ettiği, birçok insanın gitmemek için çürük raporları almaya çalıştığı, binlerce ölümün olduğu ‘askerlik’ neden gücünden hiçbir şey kaybetmiyor? Ya da kaybediyor mu? ‘Asker doğmadım’ demek neden bu kadar tepki çekiyor?

Çünkü var eden mekanizma tıkır tıkır çalışıyor. Türkiye’deki en büyük mahalle baskısı askerlik üzerine olabilir. Dediğiniz gibi askerden dönünce ondan bundan şikayet etmeyen erkek yok gibidir ama bunlar en fazla dost meclislerinde komik asker anıları olarak kalır. Hep birlikte gülünür, “Bizde de bir çavuş vardı...” diye yeni bir hikaye anlatılır, bir daha gülünür ama hikayelerin içindeki akıldışılık sorgulanmaz. Zaten çatışma ‘anılarını’ samimiyetle anlatan erkek yoktur ki sorgulanabilsin. Bedelli askerlik konusu bile öyle her masada açılabilecek konu değilken, daha rahat bir askerlik için torpil gayretleri, çürük raporu maceraları mevzu açılmadıkça gizli kalmaya mahkumdur. Ne tuhaf, herkes herkesi biliyor aslında ama öyle değilmiş gibi davranmaya devam ediyoruz.

Kadın retçileri, vicdani ret kavramını genişletme açısından, erkeklerin
reddinden daha anlamlı buluyorum.
Biraz maksadını aşan bir cümle oldu, farkındayım! Erkeklerin reddi,
sadece askere gitmemek olarak algılanırken, kadın retçiler kafaları
karıştırıyor ve “Bir dakika ya, askere gitmiyorsunuz ki, ne reddi?” ile
militarizmi pek çok açıdan gündeme
getirme şansınız oluyor.
Ferda Ülker


‘İNANDIKLARIYLA YAŞAMLARI ARASINDAKİ TUTARLILIK’
Bütün görüşmelerin ardından genel bir hissiyatınız oluştu mu? Yani tek tek hikayelerin yanı sıra size yeni bir şey öğreten tespit, durum vs. oldu mu?
Bu kitap sayesinde, daha önce tanışıklığım olan vicdani retçileri hakikaten tanıma fırsatı buldum, bazılarıyla yeni tanıştım. Dinledikçe beni çok etkileyenlerden biri, birçoğunun farklı biçimde dile getirdiği bir şeydi; düşündüğü, inandığıyla yaşadığı hayat arasında arasındaki tutarlılık çabası... Az insanın, hakikaten düşündüğü gibi yaşamaya cesareti var. Bunu yapabildikleri için retçi olmuşlardı, retçi oldukları için bunu yapabiliyorlardı. Şöyle diyeyim... Liseli vicdani retçi İlyada Erkuş, 15 yaşında okulundaki kantin fiyatlarını protesto için okula ‘dayanışma masaları’ kuranlardan olduğu için retçi oldu. İlk kadın retçilerden Ferda Ülker, antimilatirizm sorgulamasıyla feminizme geçtiği için bugün bir kadın sığınmaevinde çalışıyor. Genç retçilerden Merve Arkun’un retçiliğiyle, çevresindeki bir sürü kişi “Deli misin?” derken bir anarşist kafede gönüllü çalışmasının ilgisi var.

Bahsettiğim nasıl bir ipotek, biliyor musunuz? Mesela ben iş yerimi son
dört yıldır üstüme alabildim. Bu yeterli
bir şey. Antalya’ya gittim, 10 yılımı
kaçak yaşadım. Çocuğum doğduktan
sonra onun varlığı yüzünden gizlenmek,
biraz kıyı-köşe yapmak zorundaydım.
Her an yakalanma ihtimalini
düşünüyorsun, her an... Ben mesela Antalya’nın ara yollarını acayip iyi bilirim.
Araç kullanıyorsun ama gidip ehliyetini alamıyorsun. Hakkın var, alamıyorsun. Sürekli bir paranoya durumu
yaşıyorsunuz. Buna rağmen iyi idare ettiğimizi düşünüyorum.
Vedat Zencir


Evet, kitabı okurken farkediyoruz zaten, vicdani retçilerin hepsi insan hakları ihlali, eşitsizlik, ayrımcılık gibi birçok meselenin içinde de varlar. Bunun basit bir karardan çok daha fazlası olduğunu anlamamız için hayat hikayeleri büyük önem taşıyor değil mi?

Az önce anlattığım tutarlılık hikayesi bu kapıya çıkıyor. Savaş karşıtlığı, antimilatirzm ve vicdani ret kişisel beyanlar olduğu kadar, toplumsal birer çağrı aslında. Hayata, insana dair ahlaki bir bakış açısı öneriyor, devlete ve devletin yurttaşıyla ilişkisine dair politik bir tavır alıyor.

Son olarak; ‘Askerlik sadece askerlikle ilgili bir mesele mi?’ diye soruyorsunuz giriş yazınızda. Bu cevabı bilinen ve sormak istenilmeyen bir soru mu, ve cevabı bilindiğinde bir şey değişecek mi sizce?
Bu, cevabı bilenlerin de bilmezlikten geldiği bir soru. Kışlaların dışındaki kışlaları, sivillerin içindeki askerleri görebildiğimizde gerçekten militarizmi konuşmaya başlayabiliriz.


NOTLAR:
'Asker Doğmayanlar' vicdani retçilerle yapılmış görüşmelerden oluşuyor ama beri yandan kitapta vicdani ret hareketinin tarihine dair çok önemli notlar bulmak mümkün. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin verdiği kararlar, hukuksal süreç, hareketin günümüze kadar nasıl bir şekilde ilerlediği, maruz kalınan durumlar, ailelerin ve toplumun bakış açısındaki değişiklikler, kadın retçilerin algılanışı, eşcinsel vicdani retçilerin karşılaştıkları durumlar, vicdani reddini açıklayanların listesi....

Ntvmsnbc sayfası için...

Kimse gitmezse kim savaşacak?

ZEYNEP MİRAÇ
MİLLİYET / 20 Mayıs 2013

Bugün Dünya Vicdani Ret Haftası’nın son günü. Türkiye’de ilk kez Vicdani Ret Derneği de geçen hafta içinde kuruldu. Onlar, zorunlu askerliği reddeden, militarizmi sorgulayan ve bu uğurda bedel ödeyenler.
Arada sırada gazetede yargılama haberlerini okuduğumuz, sayfayı çevirip kendi gündemimize daldığımız ama “Savaş mı? Tabii ki karşıyım” derken pek de hatırlamadıklarımız.
Gazeteci Pınar Öğünç teybini 14 vicdani retçiye uzatıp yaşadıklarını, fikirlerini, dünya görüşlerini onlardan dinledi.
Pınar Öğünç’ün Hrant Dink Vakfı tarafından yayımlanan kitabının adı vicdani reddin hayattaki karşılığı: “Asker Doğmayanlar”.


-Neden asker doğmadılar?
“Asker Doğmayanlar”a “Bu kitap bir ihtiyaçtan doğdu” diye başlıyorsunuz. Size bu kitabı yazdıran nasıl bir ihtiyaçtı?

Türkiye’nin şimdiye kadar tavrı vicdani retçileri görmezden gelmek oldu. Çürük raporu verip bir kenara ayırarak, olabildiğince görünmez kılarak... Vicdani retçilerin isimlerini tutuklandıklarında, yargılandıklarında ya da AİHM’de dava kazandıklarında duyabildik. Ama şu eksik kaldı: Neden bu kararı verdiler? Neden bütün hayatlarını etkileyecek böyle bir yola girdiler? Ki dışarıdan bunun bütün hayatlarını etkileyecek bir yol olduğu da bilinmiyor.
-Çoğunlukla kolaya kaçmak, askerlik yapmaktan imtina etmek gibi algılanıyor.
Sadece zorunlu askerliğe karşı bir sözleri var gibi algılandığından tembellik olarak alınıyor. Oysa vicdani retçilerin beyanlarında da dile getirdiği asıl meramları, militarizm ve onun hayatımıza sinmiş uzantıları. Bunun kurumsallaşmış mekanlarından biri zorunlu askerlik. Bu insanlar kimine göre vatan haini, kimine göre çok naif, kimine göre de korkaklar. Onları gerçekten anlayabilmek için birinci tekil şahıs hikayelerini dinlemek gerekliydi.
- “Savaş karşıtı mısın?” diye sorduğunda “Evet” diyeceklerle “Vicdani retçi misin?” sorusuna “Evet” diyecekler arasında sayısal olarak çok ciddi bir fark var. Vicdani reddini ilan edenler “Savaş karşıtıyım” diyenlerden daha mı cesur, daha mı politize, daha mı samimi?
Şöyle bir cesaretten söz edebiliriz. Onlar söylemleriyle hayatlarını birleştirmeyi, neye inanıyorlarsa öyle yaşamayı tercih etmişler. Savaş karşıtı oluşlarını, militarizmle, devletle, otoriteyle her tür ilişkilerine yansıtan insanlar vicdani retçiler.

Kimliksiz yaşıyorlar

- Vedat Zencir’in şu cümlesinin altını çizdim: “50 yaşındayım ve hayatım hala ipotekli”.

Çünkü davalar bitebiliyor, ama her an bir hukuki dayatmayla tekrar karşılaşma ihtimali hissettiriliyor size. Bazıları kimliksiz yaşıyor. Kimliksiz yaşamanın ne kadar ağır olduğunu insanlar dışarıdan fark etmiyor.
- Sivil ölüm bu mu?
Bu. Yoksunluğun ve yoksulluğun uç noktasına gelen vicdani retçiler de var. Çok fazla koldan seni ezmeye, görünmez kılmaya çalışan bir ağ içinde direnmek yorucu bir iş. Herkesin takati aynı olmuyor. Fakat hiç böyle yaşamayanlar, hiç tutuklanmayanlar da var. Sadece “Ah ne kadar mağdur ediliyorlar” penceresinden bakmak işe yarar bir bakış açısı değil. Devletin onları güçsüz bırakışı değil, bizatihi devletin gücü meselemiz olmalı.
- Tersinden sorarsak, savaş karşıtı olup vicdani reddini ilan etmemek bir samimiyet sorunu mu?
Bunu söylemek fazla iddialı olur. Özellikle bu insanları dinledikten sonra, savaş karşıtıysan vicdani reddini ilan etmen gerekir talebinde bulunmayı kendi açımdan küstahlık sayarım. Ben de vicdani reddini beyan etmiş biri değilim. Bir ihtimal kitapla birlikte bunu yapabilirdim. Ama bu biraz rol çalmak olurdu, istemedim.

Şiddetin ortasında kalmak

-Halil Savda diyor ki; “Çocukken şiddete yakın bir özelliğim yoktu”. Askere gitmemeyi düşünmemiş, vicdani reddi aklından geçirmemiş birinin böyle bir yakınlığı olduğunu mu düşünmeliyiz?

Öyle bir paralellik kurulamaz. Halil’in çok şiddet dolu bir ortamda büyüdüğünü unutmamamız gerekiyor. Cizre’de bir karakolun dibinde büyümüş bir Kürt çocuğu. Sabahları “Her Türk asker doğar” eşliğinde talim yapan askerlerin seslerini duyuyor. O şiddetin ortasında şiddetsiz bir çocuk kalabilmeyi anlatıyor daha çok.

“Hayır” demekle olmaz

-Vicdani reddin bir parçası olduğunu konuşsak da, Türkiye’de savaş karşıtı bir hareketin varlığından söz edebilir miyiz?

Topyekûn savaşa karşı bir hareketten söz edemeyiz. Savaşına göre pozisyon alanlar, o savaştan getirileri hesaplayıp duruş belirleyenler var maalesef. X çatışma halinde “hayır” demek bir insanı savaş karşıtı yapmıyor.

‘Darbe planlayan askerler başka gezegenden mi geldi?’

- Vicdani ret militarizmle bağları koparmayı hedefliyor. Yazdığınız önsözde Balyoz ve Ergenekon davalarında militarizmi sorgulamadığımızı yazıyorsunuz. Bu sorgulamanın parçaları neler olabilirdi? Neler, niye eksik kaldı sizce?

Bazen askerler bu ülkeden çıkmamış, başka bir gezegenden gelmiş gibi davranıyoruz. Eğer o davalarla askeri vesayet sorgulanıyorsa, demokrasinin askerler tarafından sekteye uğratılma ihtimalini konuşuyorsak, hem tarihsel hem kültürel hem toplumsal hem de hukuki açıdan askerlerin kendinde bu cüreti nasıl bulabildiğini sorgulamamız gerekiyor öncelikle. Eğitim sistemimizden tarihi anlatımıza, gündelik dilimize kadar tüm unsurlarıyla bunu deşifre etmezsek gerçek bir sivilleşmeden söz etmek mümkün olmaz. Sadece bazı askerlerin vesayetinden sıyrılmış olabiliriz. Davalar bu sorgulamaya yol açamadığı gibi, yargı sürecindeki hukuksuzluklar mağdurların doğmasına neden oldu. Tam da militarizmi sorgulamasını beklediklerimiz, politik bir kamplaşmayla bilakis daha da sarıldılar.
- Bu sorgulamanın ihmal edildiğini mi düşünüyorsunuz yoksa askeri vesayete karşı çıkanların da farkında olarak ya da olmaksınız militarizmi sindirdiklerini mi?
Sindirdiklerini, normalleştirdiklerini... Şu an gündem daha mı az militarist? Suriye meselesinin ortasındayız. Güvenlik harcamalarımıza bakalım. Onlar azalmış yahut eskiye göre daha şeffaf değil. Atılan kimi sivilleşme adımlarına rağmen ordunun konumuna ve işlevine dair revizyondan söz etmiyoruz. Sanki sadece bazı askerlerle sorunumuz varmış gibi.
- BDP Anayasa Komisyonu’nda vicdani ret hakkını önerdi. Ak Parti, CHP ve MHP reddettiler. Mehmet Tarhan kitapta Türkiye’de muhalefetin şiddetle ilişkisi olduğunu söylüyor. Ak Parti’nin devlet temsiliyetini bir kenarda tutarsak, CHP ve MHP’nin itirazlarını Mehmet Tarhan’ın bu tespitiyle değerlendirebilir miyiz?
MHP’nin tavrı anlaşılır. Ama birçok meselede kerteriz noktasını kaçırmış durumda olduğumdan, CHP’nin nasıl bir saikle reddettiğini inanın anlamıyorum. Stratejik bir şekilde, ulusalcı kanadın oylarını korumak için alınmış bir tedbir olabilir.

Dile AİHM’nin etkisi

- Ak Parti’nin son dönemde vicdani retle ilgili devletin tavrını değilse de dilini değiştirme girişimleri oldu. Bunları demokratikleşme yolunda bir çabaya mı yormalıyız, yoksa AİHM’de açılmış davaların tamamının Türkiye aleyhinde sonuçlanmasıyla mı?

Konuyu gündeme getirirken Sadullah Ergin, bu davaların ne kadar tazminata mal olduğu hesabını yapmıştı önce. Lafa böyle girdi. Uluslararası tazyikin de etkisi var. Avrupa Konseyi Osman Murat Ülke kararından beri Türkiye’yi uyarıyor ve zaman tanıyor. 2011’in sonunda dolan bir süre vardı. Türkiye yıllardır oyalar durumda. Dışarısını oyalarken de içeriyi fazla kızdırmayacak bir çözüm üretmek zorunda. Gerçekten bir demokratikleşme arzusuyla mı yapılıyor, emin değilim.


Gazeteci Öğünç “Erkeklik algısının doğrudan kaynaklarından biri militarizm” diyor.

Vicdani ret, sol gündemin ilk maddelerinden değil

- Kürt vicdani hareketinin içinde “Askere de gitmeyin, gerillaya da” diyen Vedat Zencir de var, “Ama gerilla dayatmıyor, derdim bu devletledir” diyen Kemal Acar da var. Bu hareketin kendi içinde çatışıyor mu?

Konuşurken vicdani ret hareketi diye kolektif bir kimlik vermeye çalışıyorsak da, aslında çok şahsi bir politik beyan vicdani ret. Bir siyasi parti, tek amaçta birleşmiş STK ya da bir ideolojinin firesiz buluşturduğu bir grup insan değiller. Bu konuda da yekpare bir görüş yok. Silahın, şiddetin ve hiyerarşinin girdiği her tür örgütlenmenin militarizmini sorgulayan da var; var oluşlarındaki farkla orduyla PKK’yi eşitlemeyen bir yaklaşımla lafa başlayan da.
- Kimi vicdani retçilerin solun bu hakkı sahiplenmediğine dair eleştiriler de geliyor. Siz bu eleştiriye katılıyor musunuz?
Silahın girdiği, silah olmasa bile hiyerarşinin katı işlediği örgütlenmelerde, otoritenin zehirli tezahürlerinden kaçınmak mümkün değil. Türkiye solunun geçmişte de böyle yapılanmaları oldu. Sol hareket içinden vicdani retçi olanlar var ama genel anlamda vicdani reddin solun gündeminin ilk maddelerinde yer aldığını söyleyemeyiz herhalde.

Kürtler için tali mesele

- Kitabın ilk sayfalarında cevabı hayli zor bir soru var. “Savaşmak için, devamlılığından şüphe duyulmayacak bu insan kaynağı, zorunlu askerlik sistemi olmasaydı, Türkiye Kürtlerle barışmaya yeltenmek için bu kadar geç kalır mıydı?” Aynı soruyu size yöneltmiş olayım.
Şunu unutmamamız gerekiyor. Kolay harcanabilecek bir insan kaynağınız olduğunda stratejinizi ona göre belirlersiniz. Askere giden ve ölüsü dönen genç insanları aileler “Vatan sağ olsun” diye karşıladıkça, devamlılığından emin olunan bu kaynak orada durdukça, Türkiye’nin güvenlikçi politikasını zorlayacak bir neden olmadı. Savaş karşıtı hareketin en temel cümlesidir: Kimse gitmezse kim savaşır?
- Bu naif bir yaklaşım değil mi?
Öyle gelebilir. Ama güçlü bir vicdani ret hareketi çıkabilseydi, farklı olabileceğine inanıyorum. Kürt Vicdani Ret Hareketi’ni başlatanlardan Kemal Acar anlatıyor kitapta, Kürtlerden de çok güçlü bir vicdani ret hareketi çıkamadı. Çünkü o yıllar boyunca çoğu Kürt için savaşa dair atılacak adım dağa çıkmak oldu. Askerliği reddetmek daha tali bir mesele olarak kaldı.

Vatan korunması gereken ‘kadın’ gibi

-Vicdani reddini açıklayanlar arasında kadınlar da var ve sıklıkla “Size ne oluyor” tepkisiyle karşılaşıyorlar. Merve Arkun’un cevabı çarpıcı: “İnsanlar sokakta karşılaşacakları tacizle militarizm arasındaki ilişkinin farkında değil”. Nedir o ilişki?

Ordu çok eril bir yapılanma ve birinci görevi vatanı korumak. Bu söylemde vatan korunması gereken bir kadın gibi biraz. Farkında olmuyoruz ama evler de bu algının içinde vatanlaşıyor. Erkek yuvayı, o kadını, o minik vatanı korumak algısıyla büyütülmüş ve toplumsal cinsiyetini edinmiş oluyor. Kadın cinayetleriyle ilgili istatistiklere baktığımızda kadınların en çok boşanmak, ayrılmak istediklerinde, yani o evin, minik vatanın bütünlüğünü bozmayı tercih ettiklerinde erkekler tarafından öldürüldüklerini görüyoruz. Erkeklik algısının doğrudan kaynaklarından biri militarizm.

Şehit babası olan bir vicdani retçi

- Kitabın askerliğini tamamlamış tek vicdani retçisi, oğlunun askerde intihar ettiği söylenen Hayri Kamalak. Asker intiharları, vicdani reddin algılanışında nasıl bir rol oynuyor?

Son birkaç yıldır şaibeli asker ölümlerini, intihar vakalarını ve kışlalardaki kötü muameleleri biraz daha rahat konuşabiliyor olmamız önemli. Hayri Kamalak vicdani retçilerle kesişim kümesinde duran bir insan. Adanalı, Alevi bir aile. Davul zurnayla, en klasik asker uğurlamasıyla oğlu Volkan’ı askere yolluyor ve intihar olması biraz güç bir senaryoyla kaybediyor. Bundan sonra başka bir sorgulamaya girişiyor. Geçen yıl Vatan Şehitleri Derneği, bu içerikte bir dernek ilk kez şaibeli asker ölümleriyle ilgili açıklama yaptı. Bu çok önemli bir çıkıştı. O kesişimi sağlayanlardan biri de Hayri Kamalak’tır.

Milliyet sayfası için...

Hâki karanlığa ışık yakanlar

HALUK KALAFAT
RADİKAL KİTAP / 17 Mayıs 2013

Gazeteci Pınar Öğünç'ün 14 vicdani retçiyle yüz yüze yaptığı sohbetlerden derlediği yeni kitabı Asker Doğmayanlar'ın kahramanları meramlarını açıklıkla ortaya koyuyor; çünkü vicdani ret karşı çıkılması zor bir karardan besleniyor: “Öldürmeyeceğim!”
Hâki karanlığa ışık yakanlar


Asker Doğmayanlar birden fazla kahramanı olan kitaplardan: Tayfun Gönül, Vedat Zencir, Yuri, Mehmet Tarhan, İnci Ağlagül, Halil Savda, Ferda Ülker, Enver Aydemir, İnan Mayıs Aru, İnan Süver, Muhammed Serdar Delice, İlyada Erkuş, Hayri Kamalak, Kemal Acar, Merve Arkun.

Vicdani retçiler söyleyecek sözü olan insanlar ve Pınar Öğünç mikrofonu onlara uzatmış. Her biri kendi vicdani ret öykülerini anlatmışlar; nedenlerini, nasıllarını, kendi dönemlerini, dayanıştıkları insanları…

Kitabı okuyup kapağını kapadığımda aklımda şu soru var: Bu nasıl bir cesarettir? Çünkü biliyorum ki bu kitapta sözü olan ve ek bölümünde Savaş Karşıtları web sitesinde listesi verilen tüm isimler, itilafsız cesur insanlar.

Farkındayım ilk cümlede kullandığı “kahraman” ve biraz önceki cümledeki “cesaret” kavramları “asker doğan toplumlarda” kutsallaştırılan erdemler. Özelikle kullanıyorum; çünkü her bir yaşamöyküsünü okuduğumda aslında vicdani retçilerin ilk baştan beri bu toplumda, kültürde, sistemde sorgusuz sualsiz kabul ettiğimiz tüm köhne değerleri, dili, kavramları tersyüz etiklerini anladım. Kısacası kahraman ve cesaret kelimelerini militarist vurgularından arındırarak okuyun.

Ve de itiraf edeyim örneğin vicdani reddini açıklayan ilk kişi olan Tayfun Gönül’ün kararlı duruşunu anlatacak daha iyi bir kelime bulamıyorum.

Militarist aygıtın bir parçası olmamak

“Neden paralı askerlik yapmadın, üç ayda kurtaracaktın” sorusunu şöyle yanıtlıyor: “Sonuçta benim askerliğe karşı çıkma nedenim askerliğin zor ve uzun olmasından değil, çünkü ben bir doktorum, herkes bilir ki doktorlar zaten sıradan erler gibi bir askerlik yapmazlar, hayli rahat geçer. Tam tersine askerlik yapmayı reddetmek, bir doktor için yaşamını daha zor koşullarda sürdürmektir. Benim karşı çıkışımın nedeni ahlaki. Bu açıdan paralı ya da parasız, uzun ya da kısa dönem benim için fark etmez. Orduya katılmak militarist aygıtın bir parçası olmak demektir.”

Bu satırlar Tayfun Gönül’ün Ocak 1990’da Sokak Dergisi’nde yayımlanan söyleşisinden. Pınar Öğünç söyleşi yaptığı her vicdani retçi için kısa birer önsöz yazmış. 30 Temmuz 2012’de kaybettiğimiz Tayfun Gönül’le Asker Doğmayanlar için sohbet etme fırsatı bulamamış. Ama iki belgenin çok önemli olduğunu belirterek Sokak Dergisi’nden bu söyleşiyi ve yine aynı dergide 1989’da yayımladığı vicdani ret metnini kitaba almış.

“Hazır ola geçmeyeceğim”

Kocaman, ucubucağı olmayan etrafını sarıp sarmalayan haki yeşil bir karanlığa karşı başını dik tutan gencecik insanlardan söz ediyoruz. Yuri gibi örneğin. 2000 yılında Beşiktaş’ta bir düğün salonunda, iki arkadaşıyla beraber açıklamış vicdani reddini. 13 yaşında girdiği Deniz Lisesi’nden “asker olmayı beceremeyeceğini” anlayınca kendisini okuldan attırma öyküsü özellikle okunmalı.

180 disiplin puanını 80’e indirdiğinde disiplin kuruluna çıkarılacağını öğrenmiş yönetmeliği incelediğinde ve becerebildiği bütün disiplin suçlarını işlemiş. Bir süre sonra puanı düşmesin diye işlediği suçlar görmezden gelinmeye başlanınca kendini ihbar etmiş. Ama atılmak o kadar kolay değil tabii: “80 puana kadar düştüm, hâlâ atmadılar. Bu üç aya yakın sürdü, her günü ayrı bir mücadele. (...) Neyse, Alay Disiplin Kurulu’na çıkmaya hak kazandım. Ordu için aşağılayıcı, benim için yüceltici ve sevindirici bir durum. Albay bana “Hazır ola geç, sen hâlâ askersin” dedi. Ben rahat rahat duruyordum. “Zaten asker olmak istemediğim için buradayım. Hazır ola geçmeyeceğim” deyince iyice sinirlendi; öfkeyle “Üstündeki üniformaya saygın olsun” diye bağırdı. Ben öfkemi tutup sakin konuşmayı öğrenmiştim, “Sorun üzerimdeki üniformaysa hemen çıkartabilirim” dedim ve düğmeleri çözmeye başladım. Anlık gelişen bir hareketti. O beni bağırarak terbiye etmeye çalışıyordu, ben de onu mantıkla... Üzerime geldi, tokat atmak üzere elini kaldırdı. “Ben artık bir asker değilim ama siz hâlâ askersiniz. Üstelik kurmay albaysınız, bana vurduğunuz anda kendinizi askeri mahkemede bulursunuz” dedim. Elini indirdi, ‘Çık dışarı’ diye bağırdı. ‘Teşekkür ederim, istediğim buydu’ dedim, gittim.”

Tayfun Gönül’ün ya da Yuri’nin yukarıda aktardıkları o kadar anlaşılır, aslında tartışma götürmez biçimde doğru.

Devletin havsalası almıyor

Vicdani reddini Tayfun Gönül’den bir ay sonra açıklayan Vedat Zencir: “Ne istenirse istensin, bu istemediğin bir şeyse, yapmama kudretine sahipsin. Yeter ki kararını sen ver.” Ve “hayır” diyor Zencir, askere gitmeyeceğim; üstelik bu açıklamasını o yıllarda bugünkünden farklı bir çizgide olan Güneş Gazetesi yayımlanıyor. Vicdani ret kararı alan bu iki arkadaş İzmir’deki Savaş Karşıtları Derneği çevresinden ve kurucularından. Ordudan, devletten büyük bir tepki alacaklarını bekleniyor ama çok öyle olmuyor. Vedat Zencir’in şu sözleri bunun nedenini açıklayabilir: “Ahlaki olarak yaptığımızın farkındaydık ama politik olarak neredeyse hiç... Açıkçası devlet de buna hazırlıklı değildi. Yani refleks olarak askerlikten soğutmayla ilgili 155 diye bir madde konmuş ama bakarsanız vicdani ret Türkiye’de hiç suç olmadı. Devletin havsalası almıyor çünkü…”

Asker doğması beklenen bir “Türk”ün askere gitmek istemeyeceği Tayfun Gönül ve Vedat Zencir ortaya çıkıp “hayır” diyene kadar hayal dahi edilemiyor. Aslında bu yargının büyük bir yalan olduğu bilinmiyor değil; asker kaçağı binlerce insanın olduğu sır değil ama kimsenin bunu açıktan ilan edecek cesareti yok, aradan neredeyse çeyrek asır geçmiş olmasına rağmen çoğunluk hâlâ aynı durumda.

“Öldürmeyeceğim!”
Pınar Öğünç, 14 vicdani retçiyle, 2012’nin Nisan-Ağustos ayları arasında, yüz yüze yaptığı sohbetlerden derlediği anlatılarla işte bu çeyrek asırlık mücadelenin zengin tarihini yalın ve net bir biçimde aktarmış. Bunu bir de kitaba “Onların itaatsizliği, bizim itaatimiz” başlığıyla önsöz yazan Ayşe Gül Altınay’ın kelimeleriyle tekrarlayayım: “Hrant’ın deyimiyle ‘suskunluğa mahkûm edilmiş’ vicdana her yazısıyla farklı bir pencereden ses veren Pınar Öğünç’ün güçlü gözlem gücü ve kaleminden…”

Gerçekten hem Pınar Öğünç hem de kitapta sözü olanlar meramlarını net bir biçimde ortaya koymuşlar; çünkü şurası açık vicdani ret karşı çıkılması zor bir karardan besleniyor: “Öldürmeyeceğim!”

Radikal Kitap sayfası için...

Monday, May 20, 2013

Asker doğmayanlar aracısız anlatıyor

ZEYNEP EKİM ELBAŞI
zeynepekim@agos.com.tr
AGOS / 17 Mayıs 2013

Türkiye’nin tabu konularından vicdani ret, özel bir kitap ve hareketin dernekleşme girişimi ile bir kez daha gündemde. Gazeteci Pınar Öğünç’ün 14 vicdani retçiyle konuşarak hazırladığı ‘Asker Doğmayanlar’ kitabı 15 Mayıs Dünya Vicdani Ret Günü vesilesiyle yayına sunuldu.

Hrant Dink Vakfı Yayınları’ndan çıkan kitap, Türkiye’nin ilk vicdani retçisi Tayfun Gönül’ün hikâyesiyle başlayıp 14 retçinin birebir anlatımlarıyla devam ediyor. Öğünç, çalışmasında kapsayıcı bir çeşitlilik oluşturmaya özen göstermiş. İmani retçisi, anarşisti, milliyetçisi, kadını, farklı akım ve gerekçelerle retçi olanların özgün hikâyeleri sadece onların bu çocukluklarından itibaren bu bireysel karar noktasına nasıl geldiklerini anlatmakla kalmıyor, arka planda ülkenin savaş ve şiddet kültürüne ilişkin de pek çok veri sunuyor.

Kimi vicdani retçiler, ret kararlarını daha lise sıralarındayken açıklarken, kimsinde ise oğlunun askerliğini yaptığı sırada şüpheli bir şekilde ölmesi bir kırılma noktası yaratmış. Defalarca “siz zaten askerlik yapmıyorsunuz ki neden bu işe kalkıştınız” sorularına maruz kalan iki kadın retçi de militarizmin hayatın her alanında olduğunu ve sadece erkeklerin meselesi olmadığını anlatmışlar. Bu noktada retçilerin sosyal hayatta var olamamalarının sancılarına, yani ‘sivil ölüm’lerine de yakından tanık oluyoruz. Kitabın bu denli vurucu olmasında doğrudan anlatımdan kaynaklanan samimiyetin rolü büyük.

‘Militarizm, gücünü normalleşmesinden alıyor’

Kitabın yayınlanmasından bir gün önce konuştuğumuz Pınar Öğünç, gazetecilikte de hikâyecilikte de birinci tekil şahıs anlatımın gücüne çok inandığını söylüyor ve ekliyor “Her daim bir mevzu hakkında bir sürü kitap okuyabilirsin, algın seçicidir bütün haberleri takip edebilirsin ama o meselenin içinde olan bir insanın, o meseleyi kendi cümleleriyle anlatmasının başka bir gücü var. O güç gerçekten mevzuya dair önyargıları olanlara da muktedir . Hatta önyargılı olanların kafasında bir soru işareti doğurabilme, en azından bir şeyleri yerinden oynatabilme ihtimaline de haiz. Zaten bu ihtimal için yazıyoruz”.

Sloganların zihne kolay girebildiği gibi kolay çıkabileceğini de belirten Öğünç, “Onları bu şekilde dinlediğinde hikâyeyi başka bir şekilde kavrıyorsun. Gözünde daha net oluyor” diyor. Bir kadın olarak militarizmin mağdurlarının sadece kışla içindekiler, sadece askerlik yapmakla yükümlü olanlar olmadığı görüşünde o da. Militarizmin okullarımıza, hastanelerimize girdiğini ve kendisini ancak milliyetçikle var edebildiğini anımsatarak “Militarizm gücünü normalleşmesinden, göze görünmez olmasından alıyor” uyarısında bulunuyor.

Vicdani Ret Derneği’ne doğru

Kitapla birlikte bir diğer önemli gelişme de vicdani retçiler ve antimilitaristlerin, Vicdani Ret Haftası çerçevesinde bir dernek çatısı altında birleşiyor olmaları. Derneğin kuruluşu 18 Mayıs’ta Cezayir Salonu’nda yapılacak olan etkinlikte ilan edilecek. Kurucular arasında yer alan vicdani retçi Oğuz Sönmez vicdani reddin münferit vakalardan bir siyasi harekete nasıl evrildiğini ve bu hareketin önemini şöyle anlattı:

“1990’dan beri retçiler tutuklandı, baskı ve işkence ile yok edilmek istendi. Ancak onlar hiç vazgeçmedi. Bugün başta Avrupa ülkeleri olmak üzere dünyanın birçok ülkesi bu hakkı tanımış durumda. Ancak Türkiye hâlâ direniyor. Bu sürdürülemez bir durum. Vicdani ret en temel insan hakkı olan ‘varolma hakkı’ ile birebir ilişkili olduğu için her insana da değmektedir. İnsanlar dini, ahlaki, politik her türlü nedenle insanlar savaşa, militarizme, zorla asker yapılmaya karşı çıkabilir ve çıkıyorlar da. Türkiye'de de böyle oldu. Antimilitaristlerin başlattığı vicdani ret hareketi giderek sosyalistleri, dindarları da içine alarak genişledi. Hepimizin ortaklaştığı nokta ise ‘zorunlu askerlik sistemi’ni reddetmek.”

Vicdani Ret Derneği’nin öncelikle bu hukuksuzluğu ön plana çıkarıp son bulması için mücadele edeceğini ifade eden Sönmez, “Derneğimiz zorunlu askerlik sisteminin sorgulanmasını, askerlerin de insan hakları olduğunu gündeme taşıyacak. Savaşın bütün unsurlarına karşı mücadele edecek. Savaş araç ve gereçlerinin üretim ve transferine, askeri harcamalara, askeri organizasyonlara karşı çıkacak” diyor.

Militarist dil toplumsal yaşamın farklı alanlarında karşımıza çıkıyor. Oğuz Sönmez’in de dikkat çektiği ‘disiplin’ ‘itaat’, ‘emir’, ‘hiyerarşi’ gibi kavramları, ‘erkek egemen’ kültürü sorgulayarak mücadele etmek, hepimizi daha özgür kılacak.

>>Agos sayfası...